S.S. Cemilem

Kadıköy'de çocuk olmak...

Yazdan kalma sıcacık bir Ekim günü boylu boyuna uzanıyordu Marmara önümüzde. Öyle sakin, öyle baştan çıkartıcı ki. Yanı başımda oturan Kekamoz'la az mı hayal ederdik böyle havalarda bir ucundan girip koca Marmara’nın ötekinden çıkıvermeyi. Çocuktuk, denizle doğmuştuk, denize doğmuştuk. Bir Yoğurtçu Parkı bilirdik oyun oynayacak bir de denizi. Moda ve eski Nikah Dairesi’nin bulunduğu Kadıköy mendireğiydi bizim oyun alanlarımız. Yosunların üzerinden yüzü koyun kayarak Kadınlar Plajı’nın yapay havuzuna girmek, mendirekten atlayıp vapurun dalgasına yakalanmadan geri çıkmak. Her seferinde daha fazla nefes tutmaya çalışarak tüm çıplaklığımızla dibe ulaşmaya çalışmak. Şanslı çocuklardık biz, bunlardı oyuncaklarımız. Kış gelene kadar bizden mutlusu yoktu çevremizde. Gerçi kış geldim mi başka bir heyecan sarardı hepimizi. Elimizde uyduruk oltalarımızla şimdiki Kadıköy İskelesi’nin inşaatında oturup akşama kadar istavritlerin, izmaritlerin oltanın ucunda pırıl pırıl parladığını görmeyi beklerdik. Hiçbir şeyde elimize su dökemeyen İskarmoz Celal iş balık tutmaya gelince hepimizin piriydi. Yan yana oturup, aynı uyduruk oltalarla, aynı yemleri kullanırdık. Ama İskarmoz nasıl yapar, nasıl eder hala bilmiyorum, kırk yıllık balıkçı edasıyla kovasını dolduruverirdi. Fakat hakkını vermek lazım, biz bir çok oyunda eğlencede onunla dalga geçerken o –ölene kadar koruduğu- vakarla bize tuttuğu her balıktan sonra balığın kaç kulaçta olduğunu söylerdi. Gerçi hepi topu dört kulaç derinlik vardı ama…

Bir Ekim sabahı daha vapur kalkmadan başladık eski günleri anmaya Kekamozla. Çağanoz Ali, İskarmoz Celal,  Parlak Hasan, Lapgöt Hakan, Paytak Eyüp, Kraça Serdar… Hatta bir de Gül vardı ki armadanın tek hatun kişisi. Ama o kadar erkek hatundu ki hiç birimiz aramızda bir kız olduğunu uzun yıllar fark etmedik. Ta ki bir gün ailesi onu daha çocuk yaşta evlendirip Almanya’ya gönderene kadar. Yıllar sonra boya görmemiş saçında aklar ve yanında kocaman bir kız çocuğuyla çıka gelene kadar başka bir haber alamamıştık ondan…

Vapur son yolcularını alırken çaylarımızı alıp oturmuştuk kıç güverteye. Böyle havaların bizim için ne demek olduğunu anlatmak kolay değil. Kekamozla aramızda daha ilk tanıştığımız günlerden itibaren tuhaf bir ilişki oluşmuştu. Birbirimizin kopyası gibiydik deniz söz konusu olduğunda. Her fırsatta, hiçbir şey yapamasak oturup Moda burnundan dikip gözlerimizi Marmara’ya, hayal kurardık birlikte. Bir de Marmara haritası bulmuştuk hasbel kader, açıp masanın üzerine rotalar çizerdik kendimize. Independenta patladığı sabah mendireğe çaktırmadan girip birlikte dayak yedik jandarmadan. Birlikte gönderdik tüm arkadaşlarımızı; birlikte teşhis ettik adli tıpta boylu boyuna uzanmış İskarmoz’un cesedini. Haydarpaşa’dan trene bindirip dolu gözlerler uğurlamıştık Tunceli’nin Hozat denen bir kazasına. Daha bir aylık askerdi ölüm haberi geldiğinde. Vurup kafasını dağıtıp atmışlardı bir dere kenarına. Bizden başka, olup olan tek yakını anacığı kaldıramamıştı oğlunun ölüm haberini, şeker komasına girmişti. O sabah, soğuk bir odada yatan didiklenmiş adam o değildi. İskarmoz hala Kadıköy iskelesinin inşaatında oturmuş, ciddi bir edayla, hafif yan eğilmiş kafası ile denizi dinlerken geliyordu gözümün önüne. Oltanın ucundaki istavritin balkımasına yaşamın en büyük mucizesiymiş gibi bakan gururlu çocuk gözleri ile. Adli tıptaki o uğursuz birkaç dakikadan sonra İskarmoz üzerine bir daha hiç konuşmamıştık Kekamozla…

Her ne kadar adı Fahri Korutürk olarak değiştirilmiş olsa da ben hala Bahçekapı derdim her sabah bizi taşıyan bu kuğu misali vapura. Bahçekapı Haliç’te suya indirildiğinde tersanede staj yaptığım günlerdi. İlk başta köşeli hatları ile gözümü tırmalamıştı biraz. Ama içine girince kanım kaynamış, en sevdiklerim arasına girivermişti. İşte yine bu güzel Ekim sabahı Bahçekapı’nın kıç güvertesinde Kekamozla çayımızı yudumlarken dalıp gitmiştik çocukluk günlerimize. Doğrusunu isterseniz çocukluk günlerimizden başka pek bir şey kalmamıştı elimizde. O günleri anmak bile hoş bir heyecan veriyordu ikimize de. Hayaller, umutlar, hayal kırıklıkları, verilen sözler, içilen antlar… Çoğu masum saçmalıklardı belki. Ama toplamı heyecan dolu çocukluğumuzdu.

Yarın: Paytak Eyüp Reis -I-

Paytak Eyüp (Reis) I

Paytak Eyüp aynı zamanda sınıf arkadaşımdı. Çoğumuz gibi fakir kelimesinin zaman zaman zavallı kaldığı doğulu bir ailenin çocuğuydu. Denize ilk girişinde beraberdik. Kekamozla saatlerce dil dökmüştük onu suya sokabilmek için. En sonunda Muska Salih punduna getirip sallayıvermişti mendirekten suya. Ne var ki bunda diyebilirsiniz devamını beklemezseniz. Paytak suya düşünce bir köpek yavrusu gibi tamamen doğal yollardan öğreniverdi yüzmeyi. Ya da boğulmamayı. Ne kızdı, ne söylendi, ne de küfretti. Sonraki yıllarda Paytak bir su hayvanı oldu çıktı. Bir gün yine Kadıköy iskelesinin inşaatında balık tutmaya çalışırken elinde bir torba ile çıkageldi. Tabi tuhaf olan torba değil birazdan içinden çıkacak olan balık ağıydı. Her ne kadar dalga geçsek de Paytak her bir durumu düşünmüş kendince. Belki de kıyıdan ilk ağ atan oydu Kadıköy’ün sularına. Ağ dediğime bakmayın, birkaç metre bir şeydi hepi topu.

Paytak ne kadar iyi bir balıkçıysa ancak o kadar iyi bir öğrenciydi. Dolayısıyla ortaokulun sonunu göremedi. Zaten ne ailesi ne kendisi bekliyordu böyle bir durumu. Ortaokula başlamakla zaten ailesinin eğitim düzeyini yükseltmişti bile. Artık onun para kazanması gerekiyordu. Birçok arkadaşımızın başına gelen onunda başına geldi sonunda. Tek fark, Paytak durumdan çok memnundu.

Pazarcılık, işportacılık derken hiçbirinde dikiş tutturamadı Paytak. İşin doğrusu kafası pek çalışmazdı. Kandırmak çok kolaydı onu. Derken bir Pazar günü son kez gördük onu da. Bir Rizeli reisin teknesinde iş bulmuştu. Önce inanmadık, sonra dalga geçtik. Daha birkaç yıl evvel denize sokabilmek için tutup suya attığımız Paytak Eyüp bir gırgır teknesine tayfa giriyordu.

Önceleri ayda yılda bir gelir uzak denizleri anlatırdı bize. Bulgaristan, Romanya kıyılarını; hırçın Karadeniz’i. Bire bin katarak anlattığı Karadeniz hikayelerini dinlerken dalar giderdik bizde onunla birlikte karanlık sulara.

Sonra sonra görünmez oldu paytak. Uzun yıllar haber alamadık ondan. Ta ki bir gün Kumkapı’da karşılaşıp, zilzurna sarhoş olana dek… Kısmetim’i anlattı bize bütün gece. Ortadan kaybolduğu yıllar boyunca emeğini, umudunu biriktirip ortak olduğu gırgır teknesini. Artık reis olmuştu o da. Bizim için de Paytak Eyüp Reis… Bir hamsi avında tayfalarından biri gırtlağını kesene dek mutlu yaşadı Paytak.

Yarın: Figüran martılar

Figüran martılar

Kekamozla çok uzun yıllardır, ne zaman başlamıştık hatırlamıyorum bile, sabahları vapura elimizde bir minik torba ile gelirdik. Martıların hakkını taşırdık her sabah yanımızda. Önceki günden artan ne varsa toplar getirirdik sabahları.

Bahçekapı homurdanarak titremeye başladığında martılarda toplanmaya başlamıştı. Kekamoz haydi dedi, hareketlendik. Birkaç dakika sonra hiçbir şehrin martısına benzemeyen çığlık çığlığa bir güruh her sabah ki gibi sardı etrafımızı.

Martılar bana Cevat Kurtuluş’u hatırlatır hep. Türk sineması için Cevat Kurtuluş neyse İstanbul için martılar odur aslında. Denize çevrilmiş her çift göz, her objektif ister istemez onları da alır kadrajına. Onlar bu eşsiz şehir manzarasının vazgeçilmez figüranlarıdır. Figüranlarıdır, çünkü bu şehrin başrolü yoktur aslında. Denizin, Boğaz’ın, yeditepenin, çarpık yapıların, minarelerin, Kızkulesi’nin toplamıdır bu şehir. Mendirekleri olmadan olmaz. Minareler, kubbeler olmadan çıplak kalır. Kuğu gibi süzülen tekneleri, balıkçıları, vapurları olmadan mümkün müdür bu görkem, bu sıcaklık.

Ah bir de Diojen vardı ki… martılardan dem vurup da onu anmadan olmaz.

Onca kalabalığın arasında bir an göz göze gelmiştik. Adeta çöl sıcağında kavrulurken Moda sahili, O denizin üzerinde sakin ve kayıtsızca kaymaktaydı. Çocuklar, kediler, köpekler, ebeveyneler… sıcağın önüne kattığı tüm varlıklar tek bir organizmaymışçasına hareket ediyor, benzer tepkiler veriyordu. O hariç. Onun ne sıcak umurundaydı, ne kalabalık. Budist rahibi edasıyla salınıyordu suyun üzerinde.

İlk karşılaştığımızda sessizce süzdük birbirimizi kalabalığın ortasında. Kuşkucu, temkinli bakışlar birazdan yerini meraka bıraktı. Bilir misiniz, Tanrıların varoluşa en büyük golü ne Pandora’nın kutusudur, ne de kutuda kalan umut; şu merak denen illet yok mu… işte oracıkta esir aldı ikimizi de.

Diojen daha temkinliydi. Havayı biraz yumuşatmak bize düşecek gibiydi. Muska Salih’in zulasından gasp edilen bir parça peynir-ekmek ikilisi ile başladı Diojen’le ilişkimiz.

İzleyen iki yıl boyunca birlikte yüzdük, dertleştik, sohbet ettik. Biz yargılamayan bir dostun tadını çıkarttık. O da tek kanadıyla tedirgin yaşamında güvenebileceği dostları olmasının keyfiyle yüzdü etrafımızda. Bir tek Muska Salih’e ısınamadı. Zaten Muska Salih’in de hiçbir mahlukatla sağlıklı bir ilişkisi olamamıştı kısa ömründe…

Yarın: Haydarpaşa -I-

Haydarpaşa -I-

Kadıköy ağır ağır uzaklaşmaya çalışırken ardımızda Haydarpaşa’ya vardık bile. Babamın ilk işyeri, benim ilk işim, çocukluğumun ilk kısmını geçirdiğim büyülü Haydarpaşa… Minik bir düldülle ortalıkta gezip vapur saatlerine kadar vakit öldürmeye çalıştığım günler. Ve her vapur yanaştığında aynı heyecan, aynı sorumluluk duygusu, aynı gurur.

Kendimi çok önemli hissettiğim anlardı. Dikkatle son yolcunun da salondan çıkmasını ve görevli memurun –babamın- yolcu salonunun kapılarını kapatmasını beklerdim. Sonra döner sağa sola iyice bakınıp son işareti bekler ve... Ve işte o an gelirdi. İki dudağımın arasındaki düdük o kadar önemliydi ki, sanki o düdüğü öttürmesem koskoca şehir hatları vapuru çakılı kalacaktır yerinde. -Neyse ki hiçbir zaman engel olmadım.- Son işaret babamdan gelirdi. Hadi artık dedim mi soluksuz kalana kadar var gücümle öttürürdüm düdüğü. Ne de olsa koskoca bir şehir hatları vapurunu kaldırıyordum. Sonra da heyecanla beklerdim, kaptanın hizmetime karşılık teşekkürünü. Bir uzun bir kısa sireni duydum mu dünyalar benim olurdu. En çok hoşuma giden kısmı da kaptanın camdan kafasını uzatmış gülümserken diğer taraftan da sireni öttürmesiydi. Ve heyecanla sıradakini beklerdim. Her gelen vapurun yanaşması ve kalkması yepyeni bir heyecan uyandırırdı bende. Yanaşırken halatların gerilmesi, çıkarttığı ses, zincirlerin şıkırtısı... Hatta boşalan vapurun bile kendine özgü bir armonisi vardı. Bacalarından, burunlarından, kıçlarından ve hatta can simitlerinin renklerinden ayırabilirdim onları. Vapurlar insanlar için sadece bir araçtı belki. Ama ben hala bilirim, her vapurun adını, yapım tarihini, kaptanını, diğerlerinden farkını...

Günün her saatinde geniş merdivenlerde durmuş şaşkın ya da hayran gözlerle çevresine bakan insanları görmek mümkündü Haydarpaşa’da. Bohçaları, bavulları ve umutlarıyla şehr-i İstanbul’a akan insanların İstanbul’un büyüsü ile karşılaştıkları ilk noktaydı ne de olsa.

Gün boyunca Kavanoz Abdi, Deli Refik, şair başmemur Recep amca… gün içerisinde başmemur, mesai bitince aşk şiirlerinin ustası Recep amca. Ya da oltası elinden düşmeyen, hatta balık aşkına üç yaşında bir çocuğu karşıdaki mendirekte unutacak denli kendinden geçen Deli Refik.

Geceleri bambaşka bir alem olurdu. Üç kuruş maaşla yaşamanın yolunu arayan nöbetçi gişe memurları gece oldu mu çırçıra başlar, gözlerinin kestiği garibanları jeton parasını alıp gişelerin altından süründürür ya da üzerinde atlatırdı. Neredeyse hiç soran çıkmazdı neden diye. Bu bile başlı başına bir eşsiz bir vodvildi.

Çocukken sanırdım ki Haydarpaşa İstanbul’a açılan kapısıydı koskoca memleketin. Oysa İskarmoz’u bir sonbahar günü uğurladık uğursuz yolculuğuna Haydarpaşa’dan. O gün bugün çocukluk günlerimin neşe kaynağı Haydarpaşa daha başka bir görünmeye başlamıştı gözüme.

Yarın: Yeldeğirmeni

Yeldeğirmeni

Kekamoz Yeldeğirmeni’nden denize inen sokaklardan birinde oturuyordu. Her gün Dörtyol’daki evimden Kadıköy’e yürürken onu sokağın başında bekler bulurdum. Haftada en az bir kez, yolu bir sokak daha uzatıp eski okulumuzun önünden geçerdik. Kemal Atatürk Ortaokulu eski bir manastırdan bozma neşeli bir binaydı. Spor salonunun tavanını süsleyen ikonaları, bahçesi, yüksek tavanlı sınıfları… Ama daha da keyifli tarafı hemen demiryolunun yanı başında olmasıydı. Her fırsatta okuldan tüyer demiryoluna atardık kendimizi. Vagondan vagona Haydarpaşa’ya kadar gider, her seferinde bir yolunu bulur okula geri dönerdik. Yine böyle bir günde karşılaştık Badi ile. Daha doğrusu kocaman bir burunla karşılaşmıştık aslında. Kepçe kulakları, faltaşı gibi açılmış gözleri ile kavruk bir çocukcağız vardı karşımızda. Çetenin gerisi tüymüş, bekçilerde yakalayıp ondan çıkartmışlar acısını. Sakin sakin oturmuş ağlıyordu. Ne bir kızgınlık belirtisi ne bir öfke… Sadece ağlıyordu.

Aslında ne eski okulum, ne keyifle günlerimi geçirdiğim Aziz Berker Kütüphanesi, ne anamın elimden tutup götürdüğü Aziziye Hamamı… ben Yeldeğirmeni’ni sokakları için severim; her sokağı bir nehirin kolları misali, denize doğru uzanır sabırsızca. Sabırsızca, yokuş aşağı. Karşınızda Haydarpaşa, Ayasofya, vapurlar, martılar, ister istemez hızlanırsınız denize doğru. Bir sokaktan diğerine geçtiğim sinagog Süveyş ya da Panama kanalı gibi gelirdi çocukluğum boyunca bana. Apayrı iki dünya arasında bir geçit gibi. Her yer o kadar büyük ve ben o kadar küçüktüm ki…

Kekamoz, Iskarmoz ve ben kaç kez salıvermiştik kendimizi deniz doğru bu eşsiz sokaklardan aşağıya, ellerimizde oltalarımız, yeni Kadıköy İskelesi’nin inşaatına doğru sabırsızca… Sekseniki ya da seksenüç senesi olmalı, deniz çıldırmıştı. Aynı çaparinin ucunda çinakopu, istavriti ve hatta lüferi bir arada çekiyorduk. O günlerde İskarmoz’a bir haller olmuştu. Akının üçüncü günü, bir Pazar sabahı yine koyulduk yola. İlk köşebaşında Kekamoz hazır bekliyordu bile. İki dakika sonra İskarmoz’un penceresinin altında sabırsızca beklemeye başlamıştık bile. Birkaç dakika daha bekledikten sonra ziline bastık. Anacığı cumbadan seslenip, O’nun çoktan çıktığını söyledi. “Vay puşt!” dedi Kekamoz, fırladık iskele inşaatına doğru.

İskeleye vardığımızda Paytak beceriksizce çapari yapmaya çalışıyordu ama Iskarmoz hala yoktu görünürde. Anlam veremedik. Neyse ki çevredeki balıkçıların zincir zincir çektiği istavritleri görünce boşverdik gitti, salıverdik oltalarımızı maviliklere.

O gün ilk kez İskarmoz hiç görünmedi. Akşam dönerken tekrar uğradığımızda hala yoktu evde. Ertesi gün okulda biraz utangaç, biraz heyecanlı bir ifadeyle “Mehtap’laydık” dedi. Hepsi o. Hiçbir şey söyleyemedik ikimizde. Ne de olsa söz konusu olan Mehtap olduğunda ağızdan çıkan her kelimeye dikkat etmek gerekiyordu. Daha bir iki ay önce Numune Hastanesi’nde Muska Salih’in kaşı dikilirken, üzerine konuşmadan, sessizce alınmış bir karardı bu…

Yarın: Son yemek

Son yemek

Tuhaf çocuktu İskarmoz, büyüdükçe de tuhaf bir adam oldu. Hatta aslında birçoğuna göre bir türlü adam olamadı gitti. Kekamoz’a dert yanar dururdu tek varlığı anacığı; ne olacak Celalimin hali diye. Nedendir bilinmez, hep garip bir hüzünle bakardı oğulcuğunun yüzüne. Sanki biliyordu yaşamın daha kıyısındayken boynunun vurulacağını oğulcuğunun.

İskarmoz ilk kez ortadan kaybolduğunda daha 14 yaşındaydı. Gaziantep’e çalışmaya gittiğini yazıyordu anacığına bıraktığı notta; çalışıp, para kazanmaya gittiğini. Neyse ki halden anlar bir babacan adamcağız döndürmüştü yolundan. Daha sonra tiyatroya merak sardı bir süre. Bir kuaförün yanında kısa bir zamanda kadın kuaförü oldu. Derken bir jimnastik salonunda çalışmaya başladı. Sanki kendisi de biliyor ya da hissediyordu zamanının kısıtlı olduğunu. Kısacık yaşamına her şeyi sığdırmaya çabalıyor gibiydi.

En keyifle yaptığı iş vapurda çay servisi olmuştu. Zaten son işi de bu olmuştu. Yüzünden eksik olmayan tebessümüyle, sonsuz gibi görünen saflığıyla kısa bir zamanda herkesin tanıdığı, sevdiği bir adam olup çıkmıştı. Az görüşür olmuştuk son zamanlarında. Derken bir gün anacığı akşam yemeğine çağırdı hepimizi. Bilemedik, anlayamadık ne olup bittiğini. Yemeğin ortasında ben gidiyorum diyene kadar her zaman ki gibi neşeli, her zaman ki kadar çocuktuk. Lapgöt’ün bitmek bilmeyen laz hikayelerinden birinin tam ortasında, “gidiyorum ben” dedi. Bu sefer nereye diye dalga geçtik, bize göre olmayacak yerleri sıraladık bir bir. Oysa abartmaya çalıştığımız yerler gideceği yerin yakınından bile geçmiyordu. “Hozat’a” dedi, “askere”… Lapgöt, Kekamoz ve ben hala öğrenciydik, tuzumuz kuruydu, Paytak’ın daha önünde iki yılı vardı. Asker çocuğu Kıraça zaten yeminliydi gitmemeye, müzmin asker kaçağıydı. Yani, işin doğrusu, nereden çıkmıştı ki şimdi bu askerlik konusu? Daha hiçbirimiz farkında değildik bu ülkede erkek doğmanın cezasının sekiz aydan başladığının. Hepi topu babalarımızın askerlik anıları vardı elimizde.

“Hozat’a gidiyorum” dedi, “Tunceli’nin Hozat kazasına.” Hiçbir şey söyleyemeden kalakaldık öylece. Anacığı dar attı kendini mutfağa. Hep birlikte yediğimiz son yemeğin, son sözleriydi bunlar. Bir tuhaf ayrıldık. Belki de ilk kez büyüdüğümüzü hissettik o gece. Birlikte yüzdüğümüz, balık tuttuğumuz, vapurların tepesinden atlayıp para topladığımız günlerin artık geride kaldığı ve bir daha geri gelmeyeceği gerçeği ile sarsıldık.

Yarın: Deli Kadriye -I-

Deli Kadriye -I-

En kolay yapıştırdığımız yaftadır delilik. Haklı, haksız ekleriz kim insanın isminin önüne deli sıfatını. Ama kimisi hakkıyla alır bu sıfatı, hakkıyla da taşır. İşte sapına kadar hak etmiş bir laz karısıydı Deli Kadriye. Karşı sıramızda oturan yaşlı kadını gösterip gülümsedi Kekamoz. “Hey gidi Deli Kadriye!”

Lapgöt hemen karşımızdaki apartmanda otururdu. İlkokulda benimle, ortaokulda Kekamozla aynı sınıftaydı. Anlı şanlı Deli Kadriye Lapgöt’ün babaannesiydi. Ya da doğrusunu söylemek gerekirse, en büyük kabusu… Belki de en sessiz adamdı aramızdaki. En ağır, en çok okuyan, en az konuşan… Orta noktası yoktu Lapgöt’ün; ya hep ya hiç.

Bir Kasım günü gelmişti sınıfımıza. Yarıyılın ortasında gelmesinden de tuhaf olan, koltuk altında gazete, göğsünde –daha bizim almak için debelendiğimiz- kırmızı kurdele ile gelmiş olmasıydı. Hiç birimiz hoşlanmamıştık ondan. Güleç yüzünde rahatsız eden, ezen bir şeyler vardı insanları. Alışmamız yıllar sürdü ona, hatta tam alıştık derken ilkokul günlerimiz bitti.

Bir bağırış çağırış sayesinde tanıdığım Deli Kadriye Lapgöt’ün apartmanını birbirine katarken, o apartmanın girişindeki merdivenlerde oturmuş, çok uzaklarda bir yerlerde gibiydi. Çıldırmış bir halde bağırıp çağıran annesini bile duymuyordu. Annesi en üst kattaki evlerinin penceresinden eline geçeni atıyordu, babasının kolunda merdivenleri inmekte olan babaannesi Deli Kadriye’ye. Bütün sokakta yaşam durmuş, hep birlikte olan biteni izliyorduk. Tam yanından geçerken sağlam bir çimdik atmıştı Deli Kadriye Lapgöt’e. Anası belli, babası yüzelli demiş, inmeye devam etmişti merdivenleri. Lapgöt bu cümlenin anlamını ancak yıllar sonra bir akşam rakı masasında anlayacaktı.

Bazen haftada birkaç kez, bazen ayda bir tekrarlanan bu cinnet sahnelerinin ardından kitaplarına, daha doğrusu ansiklopedilerine gömülür, bir süre ortadan kaybolurdu Lapgöt. Kendi kendine bir dünya yaratmış, oraya sığınmıştı. Belki de o dünya sayesinde Kekamoz’la geçen ortaokul yıllarında da okulun en parlak ama en silik öğrencisi olmayı başarmıştı. Onu okul dışında bulacağınız tek yer Moda’daki çay bahçesiydi. Bütün gün oturduğu yerden gözünü diker denize, öylece izlerdi. Mendirekteki deniz kaçamaklarımız olmasa yaşantımıza bir ucundan girmesi mümkün değildi belki de. Bir çoğunun fikrince, büyük adam olmak için doğmuştu o…

Gelini olarak görmeye tahammül edemediği annesinden her yolla intikam almaya çalışan babaannesi, Deli Kadriye’nin anne babası arasında sebep olduğu bitmek tükenmek bilmez kavgalar sayesinde nevi şahsına münhasır bir yaratık olarak gelişmişti.

Deli Kadriye’nin adı geçinde, “Lapgöt nerelerde?” diye sordum Kekamoz’a. Yıllar önce meslek lisesi günlerinde karşılaşmıştım en son. Kekamoz’la arada sırada görüştüklerini biliyordum. Belki de içten içe merak ediyordum, büyük adam olup olmadığını. Kekamoz okkalı bir kahkaha attı. Hey gidi Lapgöt dedi, büyük adam olacak Lapgöt! Bu aralar dalış işiyle uğraşıyor dedi, bir önceki karşılaşmalarında reklam fotoğrafçısıydı. Deli Kadriye öldükten sonra yepyeni bir adam oluvermişti Lapgöt. Yıllar boyunca biriktirdiklerini, içine gömdüklerini, okuduklarını, yapamadıklarını… hepsinin acısını çıkartmak istercesine saldırmıştı hayata. Adeta yeniden doğmuş, hayata yeniden başlamıştı.

“Vereyim telefonunu bir ara istersen, seni de daldıracağım diye tuttursun bu yaştan sonra” dedi Kekamoz. Bazen yanı başımızda otururken bile varlığını unuttuğumuz Lapgöt hiç birimizin yapamadıklarını yapıyordu şimdi. Yıllara meydan okuyor, gasp edilen çocukluğunun acısını bitmek tükenmek bilmeyen bir yaşam hırsıyla çıkartıyordu. Uzun saçları, kıçında şortu, kulağında küpesiyle ve daha da önemlisi lakabının aksine bitmeyen enerjisiyle geçmişten intikam alıyordu.

Bu yaştan sonra lafı çok ağrıma gitti. Hangi yaştan sonra? Ne varmış ki kırk yaşında? Hangi ara kırk yaşına geldik biz. Daha dün aynı vapurda adaya hatun bulmaya gittiğimiz gür saçlı, geniş omuzlu Kekamoz, tepesi açılmış kafası, kalın siyah gözlükleriyle karşımda oturuyor. Kekamoz’un karşısında ben, içime çekmeye çalıştığım göbeğim, kır at kuyruğu saçlarım ve kucağımda bir dünya gelecek endişesi ve yılların yorgunluğuyla oturuyorum. Ama gel gör yine de kanıma dokunuyor Kekamoz’un bu yaştan sonra lafı.

Deli Kadriye’nin silik torunu Lapgöt bambaşka bir penceresini sunuyordu bize yaşamın ama cesaretimiz yoktu artık bu pencereden bakmaya. Kekamoz’da var bir bebe, ben de var iki. Geriye kalan yılların ana hatları belli, alışılageldiği üzere…

Yarın: Badi

Badi

Çay kaşıkları hep birden titremeye başladı tekrar, vapur tümden sarsıldı ve Haydarpaşa kimbilir kaçıncı kez ardımızda kalmaya başladı. Biz ki dönen silindirin içindeki sorumluluk sahibi fareler için eğlence zamanı yaklaşıyordu. Birazdan Ahırkapı mendireğinin sonuna doğru Badi’yi görecek, gülecek, üzerine espriler yapıp yolumuza devam edeceğiz. Bir minik parantez arası olacak monoton yaşamlarımızda Badi. Oysa biz hiçbir zaman hiçbir şekilde dahil olamayacağız onun dünyasına.

Bu sabah yine çoğu sabah olduğu gibi erkenden kalkmış, denizine girmiş, güneşin ilk ışıklarıyla göbeğini ısıtmak üzere mendirek üzerinde konuşlanmıştı Badi, karabataklarla birlikte.

Onu mendireğin üzerinde daha ilk kez gördüğümüzde, bütün millet şaşkın ya da gülümseyen gözlerle bakarken biz “Badi değil mi bu!” diye haykırmıştık. Kanatlarını kurutan karabatakların arasında uzanmış, göbeğini sıvazlıyordu mutlu mutlu. Yıllar önce Haydarpaşa garında bekçilerden dayak yemiş sessizce ağlayan Badi. Kadıköy meydanında boyacı sandığını zabıtaya kaptırmış sessizce ağlayan Badi. Salıpazarı’nda limonları kaptırıp babasından dayak yiyen ve yine sessizce ağlayan, koca burun ve hüzünlü bir çift gözden oluşan bizim Badi. Paris mahallesinin yetiştirdiği en nadide çingene çocuğu Badi.

Homo sapienlerin dünyasına salıverilmiş bir neandertal insanı gibiydi Badi. Sadece yaşamak, bir çınar gibi yaşadığı yerde kök salmaktı derdi. Küçük istekleri, küçük hayalleri, büyük engelleri vardı. Fakat belki de onu en inanılmaz kılan özelliği her zaman, her koşulda sessiz kalmayı seçmesiydi. Ayakkabı boyayamadı, limon satamadı, fırlamalık yapamadı, öğrenci bile olamadı... Kızmadı, küsmedi; kin tutmadı ve vazgeçmedi. Sadece sustu ve yeri geldi sessizce ağladı. Kavruk bedenindeki kocaman burnunu çekmese kimse ağladığını da anlamazdı.

Babası göçüp gidip yaşamındaki çirkinliklerden biri eksildiğinde, bir de el arabası sahibi oldu, baba mirası. En sonunda onunda kendine ait bir işi oldu. Fikirtepe’nin, Acıbadem’in, Moda’nın sokaklarında el arabasıyla eskicilik yapmaya başladı. Tek varlığı, babasından kalan derme çatma kulübesi ve el arabasıyla belki de ilk kez bir şeyleri başarmaya başladı. Yapamadıklarından oluşan yaşamına en azından ara verdi bir süre. Ta ki Fikirtepe sokaklarında bir aşüfteye aşık olana kadar.

Yarın: Ahırkapı Mendireği

Ahırkapı Mendireği

Haydarpaşa’nın iki şövalyesinden biri; daha heybetli olanıdır Ahırkapı Mendireği. Her gün binlerce insan kayıtsızca akıp giderken yanı başından O göğsünü siper eder Marmara’nın bir ucundan kopup gelmiş haylaz Lodos’a. Öylece durup karşı koyar dev dalgalara. Ve arkasına sığınan vapurlar vefasız, kayıtsız insanları güvenle taşır karşı kıyıya…

Dünyada eşi var mıdır bilmem bu mendireğin. Bir adayı neredeyse yutmuş, yılların Hayırsızada’sı Sivriada oluvermişti o bittiğinde. Ne kadar sürmüştü hatırlamıyorum inşaatı. Bir vinç hatırlıyorum denizin ortasında hayal meyal, koca koca taşları denize boca eden. Yıllarca rüyalarımda yer etmişti bu manzara. Bazı geceler Harem önlerinde, bazen Karaköy İskelesi’nin Boğaz tarafında ya da Galata Köprüsü ile arasında bir sığlığın üzerinde görürdüm kendimi, dört tarafım deniz, vapurlar, tekneler. Biraz endişeli, biraz ne yapacağını bilmez bir halde, ama kesinlikle mutlu; ve otuz yıla yayılmayı başaran bir rüya…

Hayırsızada’nın taşlarından menkul mendirek şimdi Badi’nin adası olmuştu. Belki de çocukluğumun bu sadık rüyası yüzünden bu kadar sempatik bulmuştum hatta belki de biraz kıskanmıştım onu.

Birazdan önünden geçerken yine aynı yerde görecektik onu. İstanbul’un yüreğini ağzına getiren ama sonra kartpostallarında dahi yer bulan Independenta tankeri gibi o da kansıksanmıştı artık.

Kekamozla ve Muska Salih’le çıkmıştık ilk kez, bir minik sandalla Moda burnundan doğru kürek çekerek gelmiş, sözüm ona kimselere görünmeden fethetmiştik Ahırkapı Mendireği’ni. En ucuna kadar gidip oradan hayran hayran bakmıştık kocamış yarımadaya, Ayasofya’a, Topkapı Sarayı’na…

Iskarmoz günlerce trip atmıştı bize, bozulmuştu onsuz gitmemize. Ta ki Bebek’ten bir sandal kiralayıp da balığa çıkana kadar. İlk sigaralarımızın dumanını savurmuştuk uzaklara, ta öbür ucuna doğru Karadeniz’in… ya da bize öyle gelmişti, kimbilir. Bir tek Lapgöt karşı çıkmış, oyunbozanlık yapmıştı. Oysa ben, Kekamoz, Muska Salih ve Iskarmoz bir adım daha yaklaşmıştık büyümeye…

Yarın: Yelkovan kuşları

Yelkovan kuşları

Ahırkapı mendireğinin çıkışında ben yine ikinci çayıma başladım. Kekamoz her sabah olduğu gibi onları bekliyordu, Boğaz’ın belki de en gizemli, en benzersiz yaratıklarını. Güneşin doğuşu, denizin dalgası hatta nefes almak kadar alışıldık bir şeydi Yelkovan kuşları. Alçak irtifada benzersiz bir uçuş dersi verirlerdi İstanbullulara. Peki, kaç tanesi merak ederdi onları? Nereden gelirler, nereye giderler? Neden her daim acele ederler, dur durak bilmezler?

Sekseniki yazında başlamıştı Kekamoz’un onlara olan tutkusu. İlk kez onları fark ettiğinde devekuşlarından[1]birinin yan güvertesindeydik. Sarayburnu’nu dönene kadar dünyayla ilişkisi kesilmişti Kekamoz’un. O gün bugün Ahırkapı mendireğini döndükten sonra ta ki Sarayburnu’ndan içeri girene kadar onları izler aynı hayranlıkla, aynı heyecanla. Kekamoz onları izlerken ben de ikinci çayımı alır Marmara’nın ufkunda kaybolurum. Neredeyse hep aynı hülya ile, Ahırkapı mendireği pupamda, bir salın üzerinde ağır ağır seyrederim ufka doğru.

Bu pırıl pırıl Ekim sabahı yine salımda hayal ediyordum kendimi; yelkenim hafifçe dolmuş, yelkenimdeki martı figürü kanatlarını germiş ve altında adı dalgalanıyor salımın: “Hür”. Çevremden yelkovan kuşları geçiyor hızla, bir grup martı tepemde dönüyor. Bir karabatak daha yola çıkmadan yerleşmiş direğimin tepesine, umarsızca etrafını izliyor. Sancak baş omuzlukta bir yunus sıçrıyor. Yaşlı bir balıkçı gülümseyerek el sallıyor. Ve pruvamda Marmara Adası, İstanbul yavaş yavaş kayboluyor ardımda… gün batımında kadehimi İstanbul’a kaldırıyorum, bir gün tekrar görebilmek umuduyla ve derin bir nefes alıyorum sigaramdan… ve diyorum ki zamana, “geçme, dur!”.

Yarın: Bazı anlar vardır ki...

Bazı anlar vardır ki...

Ahırkapı Mendireği’ni geçerken sancak kısmına geçtik her sabah olduğu gibi Boğaz’a günaydın demek üzere. Köprünün altından bir tanker irisi yaklaşıyor, onlarca motor, sandal, vapur… Osmanlı Caddesi yine sıradan bir gününe başlıyordu. Kuşkonmaz Camii’nin çevresinde bir grup martı çığlık çığlığa oynaşıyor, Boğaz’ın acemisi bir kuruyük gemisi balıkçılara doğru sirenini çala çala yaklaşıyor. Sedefadası vapuru Barbaros Hayrettin’den palamarı çözmüş, ardında bembeyaz köpüklerle ilerliyor. Dolmabahçe önlerinde bir Savarona, Boğaz’ın süsü…

Yıllar önce Ahırkapı Mendireği’nde yaptığımız gibi, derince bir nefes alıp sigaramızdan salıveriyoruz dumanını Karadeniz’e doğru. “94 Kasım’ını hatırla” diye fısıldadı Kekamoz.

Nasıl unutulur ki!

İskarmoz’un gönlünü almak için ilk kez Boğaz’a balık tutmaya gittiğimizde adeta ufkumuz genişlemiş, Kadıköy İskelesi’nin inşaatı gözümüzdeki büyüsünü yitirmişti. Derken her fırsatta sandal parasını denkleştirip kendimizi Bebek sahiline atmaya başlamıştık. Sandal parası olmadığı günlerde Akıntı Burnu’ndan sallardık oltalarımızı. Yıllar ilerledikçe donanımız da gelişmiş, Muska hariç hepimiz birer kamış edinmiştik.

Eylül’ün ilk günlerinde uğurladığımız İskarmoz’un didiklenmiş bedeni Kasım’ın ilk günlerinde Adli Tıp’ın soğuk odasında uzanıyordu. Kendimizi güç bela dışarı atmış, ne diyeceğimizi, ne yapacağımızı bilemeden bir süre kalakalmıştık. Sonra, kimin fikriydi bilmiyorum, öğleden sonra oltalarımızı alıp Bebek’e attık kendimizi. Küreklere asıldık, kadehleri devirdik… İskarmoz’a içtik, artık çok uzaklarda kalan çocukluğumuza içtik… içtik, içtik. Bir sonraki Kasım geldiğinde kendiliğinden mi, yoksa birimiz mi iteledi hatırlamıyorum, yine Bebek’te rakımız ve oltalarımızla kiralık sandalımızda İskarmoz’a içer bulmuştuk kendimizi.

94 Kasım’ını farklı kılan Boğaz’ın bizzat kendisiydi. Sabah önce Kekamoz’u almıştım. Karşı tarafa taşınmış olan Muska Salih’i de aldıktan sonra aceleyle Akıntı Burnu’na attık kendimizi. İşte ne olduysa, aracımızı park edip indikten sonra oldu.

Adeta bir tansık!

Önce güneşli havada kar yağmaya başladı. Derken gökkuşağı belirdi. Ve bir pus katmanı Boğaz’ın sadece birkaç metre üzerine oturdu. Öyle ki geçen gemiler tıpkı çocukluk rüyalarımıza giren hayalet gemiler gibiydi, koca gövdeleri denize doğru yaklaştıkça eriyor, pusun içinde kayboluyordu. Boğaz’ın maviliği tarışılır suları yakut rengiyle gözleri alıyordu. Ne kadar sürdü, hatırlamıyorum. Ama o gün Boğaz bize bambaşka bir yüzünü göstermişti. Akıntı Burnu’nda oturmuş, rakımızı içerken bir kez daha kadehlerimizi İskarmoz’a, denize ve Boğaz’a kaldırdık. İskarmoz, Boğaz ve deniz… kadehlerimiz boşalana kadar sadece bu üç sözcük yankılandı tansığın ortasında.

Geri dönerken yol boyunca aynı şarkının bildiğimiz tek bölümünü söyledik durduk: “La Chaim!”

Topal Hasan, Agani

Sarayburnu önlerinde paçaları sıvamış, baldırlarına kadar suyun içerisinde, pür dikkat deniz tabanını izleyen Topal Hasan'ı arıyor yine gözlerim. Barbuncu olarak nam salmış ama bir türlü vazgeçemediği tutkusuyla yaz kış her fırtınadan sonra denizin getirdiklerini arayan Lodosçu Topal Hasan'ı... Eğer ki çocuk yaşlarımda tanımış olsaydım onu sanırım her şey bambaşka olurdu. Daha çocuk yaşta tanıdığım Agani bile öyle bir zehirlemişti ki, kırklı yaşları tüketmeye başlayalı beri hala hiç bir şey değişmedi. Deniz, ille de deniz...

Sadece birkaç tane dişi kalmıştı ağızında. Saçları gür ve kır, teni her zaman güneş yanığı, oldukça sıska, fakat yaşına göre dipdiri ve dimdikti. İlk tanıdığım zamanlar herhalde altmışlarındaydı. Agani derlerdi Ona. Onun da gerçek adının Hasan olduğunu ancak yıllar sonra öğrenebilmiştim. O sıralar tek ortak özelliğimizin ağzımızdaki diş sayısı olduğunu sanıyordum. Oysa beni ona yaklaştıran asıl ortak tutkumuzu yıllar sonra keşfetmiştim. Uçsuz bucaksız, sahipsiz ve sonsuz mavilikler; deniz...

Mavilikler onun hem dostu hem iş ortağıydı. Bir balıkçıydı O. İlk karşılaşmamız beni ve diğer arkadaşlarımı beş-altı metrelik pancar motorlu sandalıyla gezintiye çıkarttığı gündü. Bu ilk denize açılışımdı ve benim için yeni bir başlangıçtı aynı zamanda. O küçücük fındık kabuğu sandal adeta büyülemişti beni. Arkamızda Yeniçiftlik sahili, karşımızda Marmara ve Avşa adalarının baştan çıkarıcı silueti. Daha sonraki seferlerde hep kandırmaya çalışmıştım onu adalara kadar gitmek için. Ama o da diğerleri gibi "Deniz bu" derdi, "Oynaşmaya gelmez." O bile dostu ile, iş ortağı ile şakalaşmaz, limitlerini zorlamazdı. Oysa ben hala hayal eder dururum, hani derim küçük bir fındık kabuğuyla denizin kucağına bırakıversem kendimi, alsa götürse beni.

Ve bir yaz tekrar Yeniçiftlik'e döndüğümde göçüp gitmişti Agani'de. Bir başka balıkçıdan öğrenmiştim öldüğünü. Ne ne zaman, ne de nasıl öldüğünü sormuştum adama. Tek sorduğum nerede öldüğüydü. Agani'yi karada hatta yatağında yakalamıştı ölüm. Ne gariptir ki ben ölümüne değil denizde ölmemesine üzülmüştüm sadece.

Yaşar Kemal sağolsun, yazmıştı da tanımıştım Topal Hasan'ı. Oysa sıradan bir balıkçıydı Agani. Sessiz sedasız gelmiş, yaşamış ve göçmüştü. Tam da Sait Faik'in dediği gibi; "kime kalmış ki bu dünya, bir garip balıkçıya kalsın". Tam da gözlerimin Topal Hasan'ı aradığı yerde, biraz ileride bir grup trol teknesi tarla gibi sürüyordu denizin dibini. Denizin dibi yangın yeri. Denizin dibi enkaz.

Yelkovanların peşi sıra dalmış gitmiş Kekamoz'a seslendim. "Hatırlıyorsun değil mi? Tam buradan, Sarayburnu'ndan." Bıkkın bir ifadeyle baktı yüzüme. Tüm yaşamı denizde geçen Agani'nin betonların arasında kalan mezarını göreli beri bir endişedir kaplamıştı içimi. Saçma sapandı belki, ama olsun. Öldüğümde tam buradan, Sarayburnu'ndan denize atılmaktı tek vasiyetim. Tam da Sarayburnu'ndan.

Ne de olsa, Sarayburnu'nu döndün mü bir kere, dünyanın tüm denizleri uzanır önünde...