Yelkovan kuşları

Ahırkapı mendireğinin çıkışında ben yine ikinci çayıma başladım. Kekamoz her sabah olduğu gibi onları bekliyordu, Boğaz’ın belki de en gizemli, en benzersiz yaratıklarını. Güneşin doğuşu, denizin dalgası hatta nefes almak kadar alışıldık bir şeydi Yelkovan kuşları. Alçak irtifada benzersiz bir uçuş dersi verirlerdi İstanbullulara. Peki, kaç tanesi merak ederdi onları? Nereden gelirler, nereye giderler? Neden her daim acele ederler, dur durak bilmezler?

Sekseniki yazında başlamıştı Kekamoz’un onlara olan tutkusu. İlk kez onları fark ettiğinde devekuşlarından[1]birinin yan güvertesindeydik. Sarayburnu’nu dönene kadar dünyayla ilişkisi kesilmişti Kekamoz’un. O gün bugün Ahırkapı mendireğini döndükten sonra ta ki Sarayburnu’ndan içeri girene kadar onları izler aynı hayranlıkla, aynı heyecanla. Kekamoz onları izlerken ben de ikinci çayımı alır Marmara’nın ufkunda kaybolurum. Neredeyse hep aynı hülya ile, Ahırkapı mendireği pupamda, bir salın üzerinde ağır ağır seyrederim ufka doğru.

Bu pırıl pırıl Ekim sabahı yine salımda hayal ediyordum kendimi; yelkenim hafifçe dolmuş, yelkenimdeki martı figürü kanatlarını germiş ve altında adı dalgalanıyor salımın: “Hür”. Çevremden yelkovan kuşları geçiyor hızla, bir grup martı tepemde dönüyor. Bir karabatak daha yola çıkmadan yerleşmiş direğimin tepesine, umarsızca etrafını izliyor. Sancak baş omuzlukta bir yunus sıçrıyor. Yaşlı bir balıkçı gülümseyerek el sallıyor. Ve pruvamda Marmara Adası, İstanbul yavaş yavaş kayboluyor ardımda… gün batımında kadehimi İstanbul’a kaldırıyorum, bir gün tekrar görebilmek umuduyla ve derin bir nefes alıyorum sigaramdan… ve diyorum ki zamana, “geçme, dur!”.

Yarın: Bazı anlar vardır ki...