Deli Kadriye -I-

En kolay yapıştırdığımız yaftadır delilik. Haklı, haksız ekleriz kim insanın isminin önüne deli sıfatını. Ama kimisi hakkıyla alır bu sıfatı, hakkıyla da taşır. İşte sapına kadar hak etmiş bir laz karısıydı Deli Kadriye. Karşı sıramızda oturan yaşlı kadını gösterip gülümsedi Kekamoz. “Hey gidi Deli Kadriye!”

Lapgöt hemen karşımızdaki apartmanda otururdu. İlkokulda benimle, ortaokulda Kekamozla aynı sınıftaydı. Anlı şanlı Deli Kadriye Lapgöt’ün babaannesiydi. Ya da doğrusunu söylemek gerekirse, en büyük kabusu… Belki de en sessiz adamdı aramızdaki. En ağır, en çok okuyan, en az konuşan… Orta noktası yoktu Lapgöt’ün; ya hep ya hiç.

Bir Kasım günü gelmişti sınıfımıza. Yarıyılın ortasında gelmesinden de tuhaf olan, koltuk altında gazete, göğsünde –daha bizim almak için debelendiğimiz- kırmızı kurdele ile gelmiş olmasıydı. Hiç birimiz hoşlanmamıştık ondan. Güleç yüzünde rahatsız eden, ezen bir şeyler vardı insanları. Alışmamız yıllar sürdü ona, hatta tam alıştık derken ilkokul günlerimiz bitti.

Bir bağırış çağırış sayesinde tanıdığım Deli Kadriye Lapgöt’ün apartmanını birbirine katarken, o apartmanın girişindeki merdivenlerde oturmuş, çok uzaklarda bir yerlerde gibiydi. Çıldırmış bir halde bağırıp çağıran annesini bile duymuyordu. Annesi en üst kattaki evlerinin penceresinden eline geçeni atıyordu, babasının kolunda merdivenleri inmekte olan babaannesi Deli Kadriye’ye. Bütün sokakta yaşam durmuş, hep birlikte olan biteni izliyorduk. Tam yanından geçerken sağlam bir çimdik atmıştı Deli Kadriye Lapgöt’e. Anası belli, babası yüzelli demiş, inmeye devam etmişti merdivenleri. Lapgöt bu cümlenin anlamını ancak yıllar sonra bir akşam rakı masasında anlayacaktı.

Bazen haftada birkaç kez, bazen ayda bir tekrarlanan bu cinnet sahnelerinin ardından kitaplarına, daha doğrusu ansiklopedilerine gömülür, bir süre ortadan kaybolurdu Lapgöt. Kendi kendine bir dünya yaratmış, oraya sığınmıştı. Belki de o dünya sayesinde Kekamoz’la geçen ortaokul yıllarında da okulun en parlak ama en silik öğrencisi olmayı başarmıştı. Onu okul dışında bulacağınız tek yer Moda’daki çay bahçesiydi. Bütün gün oturduğu yerden gözünü diker denize, öylece izlerdi. Mendirekteki deniz kaçamaklarımız olmasa yaşantımıza bir ucundan girmesi mümkün değildi belki de. Bir çoğunun fikrince, büyük adam olmak için doğmuştu o…

Gelini olarak görmeye tahammül edemediği annesinden her yolla intikam almaya çalışan babaannesi, Deli Kadriye’nin anne babası arasında sebep olduğu bitmek tükenmek bilmez kavgalar sayesinde nevi şahsına münhasır bir yaratık olarak gelişmişti.

Deli Kadriye’nin adı geçinde, “Lapgöt nerelerde?” diye sordum Kekamoz’a. Yıllar önce meslek lisesi günlerinde karşılaşmıştım en son. Kekamoz’la arada sırada görüştüklerini biliyordum. Belki de içten içe merak ediyordum, büyük adam olup olmadığını. Kekamoz okkalı bir kahkaha attı. Hey gidi Lapgöt dedi, büyük adam olacak Lapgöt! Bu aralar dalış işiyle uğraşıyor dedi, bir önceki karşılaşmalarında reklam fotoğrafçısıydı. Deli Kadriye öldükten sonra yepyeni bir adam oluvermişti Lapgöt. Yıllar boyunca biriktirdiklerini, içine gömdüklerini, okuduklarını, yapamadıklarını… hepsinin acısını çıkartmak istercesine saldırmıştı hayata. Adeta yeniden doğmuş, hayata yeniden başlamıştı.

“Vereyim telefonunu bir ara istersen, seni de daldıracağım diye tuttursun bu yaştan sonra” dedi Kekamoz. Bazen yanı başımızda otururken bile varlığını unuttuğumuz Lapgöt hiç birimizin yapamadıklarını yapıyordu şimdi. Yıllara meydan okuyor, gasp edilen çocukluğunun acısını bitmek tükenmek bilmeyen bir yaşam hırsıyla çıkartıyordu. Uzun saçları, kıçında şortu, kulağında küpesiyle ve daha da önemlisi lakabının aksine bitmeyen enerjisiyle geçmişten intikam alıyordu.

Bu yaştan sonra lafı çok ağrıma gitti. Hangi yaştan sonra? Ne varmış ki kırk yaşında? Hangi ara kırk yaşına geldik biz. Daha dün aynı vapurda adaya hatun bulmaya gittiğimiz gür saçlı, geniş omuzlu Kekamoz, tepesi açılmış kafası, kalın siyah gözlükleriyle karşımda oturuyor. Kekamoz’un karşısında ben, içime çekmeye çalıştığım göbeğim, kır at kuyruğu saçlarım ve kucağımda bir dünya gelecek endişesi ve yılların yorgunluğuyla oturuyorum. Ama gel gör yine de kanıma dokunuyor Kekamoz’un bu yaştan sonra lafı.

Deli Kadriye’nin silik torunu Lapgöt bambaşka bir penceresini sunuyordu bize yaşamın ama cesaretimiz yoktu artık bu pencereden bakmaya. Kekamoz’da var bir bebe, ben de var iki. Geriye kalan yılların ana hatları belli, alışılageldiği üzere…

Yarın: Badi