Ahırkapı Mendireği

Haydarpaşa’nın iki şövalyesinden biri; daha heybetli olanıdır Ahırkapı Mendireği. Her gün binlerce insan kayıtsızca akıp giderken yanı başından O göğsünü siper eder Marmara’nın bir ucundan kopup gelmiş haylaz Lodos’a. Öylece durup karşı koyar dev dalgalara. Ve arkasına sığınan vapurlar vefasız, kayıtsız insanları güvenle taşır karşı kıyıya…

Dünyada eşi var mıdır bilmem bu mendireğin. Bir adayı neredeyse yutmuş, yılların Hayırsızada’sı Sivriada oluvermişti o bittiğinde. Ne kadar sürmüştü hatırlamıyorum inşaatı. Bir vinç hatırlıyorum denizin ortasında hayal meyal, koca koca taşları denize boca eden. Yıllarca rüyalarımda yer etmişti bu manzara. Bazı geceler Harem önlerinde, bazen Karaköy İskelesi’nin Boğaz tarafında ya da Galata Köprüsü ile arasında bir sığlığın üzerinde görürdüm kendimi, dört tarafım deniz, vapurlar, tekneler. Biraz endişeli, biraz ne yapacağını bilmez bir halde, ama kesinlikle mutlu; ve otuz yıla yayılmayı başaran bir rüya…

Hayırsızada’nın taşlarından menkul mendirek şimdi Badi’nin adası olmuştu. Belki de çocukluğumun bu sadık rüyası yüzünden bu kadar sempatik bulmuştum hatta belki de biraz kıskanmıştım onu.

Birazdan önünden geçerken yine aynı yerde görecektik onu. İstanbul’un yüreğini ağzına getiren ama sonra kartpostallarında dahi yer bulan Independenta tankeri gibi o da kansıksanmıştı artık.

Kekamozla ve Muska Salih’le çıkmıştık ilk kez, bir minik sandalla Moda burnundan doğru kürek çekerek gelmiş, sözüm ona kimselere görünmeden fethetmiştik Ahırkapı Mendireği’ni. En ucuna kadar gidip oradan hayran hayran bakmıştık kocamış yarımadaya, Ayasofya’a, Topkapı Sarayı’na…

Iskarmoz günlerce trip atmıştı bize, bozulmuştu onsuz gitmemize. Ta ki Bebek’ten bir sandal kiralayıp da balığa çıkana kadar. İlk sigaralarımızın dumanını savurmuştuk uzaklara, ta öbür ucuna doğru Karadeniz’in… ya da bize öyle gelmişti, kimbilir. Bir tek Lapgöt karşı çıkmış, oyunbozanlık yapmıştı. Oysa ben, Kekamoz, Muska Salih ve Iskarmoz bir adım daha yaklaşmıştık büyümeye…

Yarın: Yelkovan kuşları